4 Şubat 2023

“BAŞINI EĞMEYEN KADIN” SUAT DERVİŞ’E


-MEKTUP-

“BAŞINI EĞMEYEN KADIN” SUAT DERVİŞ’E

Sevgili Suat,
Seni tanıdığım gün derin bir “off!” çektiğimi hatırlıyorum.
“Off ya! Keşke bugün yaşasaydın.”
Hatırlıyorum o ilk tanışmamızı; Elimde Liz Behmoaras’ın “Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi” adlı kitabı. Bir makalede okuduğu 3 kelime ile başlamış seni yazmaya Behmoaras; “Başı Eğilmez Kadın!”
Oturmuşum pencerenin önüne, okuyorum… Dakikalar akıyor peşi sıra.  Yumuyorum gözlerimi bir ara. Yumuyor ve hızla kaymaya başlıyorum derin, karanlık bir tünelinin içinde.
Zaman Tünelinin.
Sonra ortalık aydınlanmaya başlıyor. Uzaktan süzülüp gelen ışığa yöneliyorum.
Yıl 1940.  İşte gördüm seni!  Oradasın. Daktilonun başına oturmuş yazıyorsun yine.
Elinden tutup! Var gücümle çekmek istiyorum seni. Ait olduğun yere,  şimdiki zamana çekip çıkartmak istiyorum.  Bildiğin tünellerden farklı bu tünel. Sonu oldukça çetin. Arsızca mücadele etmeyi, haksızlığa, eşitsizliğe dur demeyi gerektiriyor.
Çünkü büyük bir boşluk var, yeri doldurulmayı bekleyen. Öyle büyük ki bu boşluk, kimsenin cesaret edemediği, her şeyin sarpa sardığı, kalemlerin cezaevlerine tıkıldığı, edebiyatın kapitalizme kurban edildiği bir dönem bizimkisi. Aslında senin hiç de yabancısı olmadığın tanıdık ve bildik ayak izleri bunlar. Balçık çamura batmış, çırpındıkça kayan diplere doğru çekilmeye çalışılan ülkemde, belli belirsiz ayak izleri…
Yaşam hikâyeni okuduğumda varıyorum bu kanıya. “İşte Bu!” diyorum. “İşte Bu Kadın çıkarabilir bizi aydınlığa!” Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey'in kızı Hatice Saadet Baraner. Aynı zamanda Aristokrat bir ailenin kızı…
Almanya'da Berlin Konservatuarı ve Edebiyat Fakültesi'nde okudun.
Çocukluğunda öğrendiğin Fransızca sayesinde Montre ve Lozan Konferanslarında bulundun. Birçok ilk’e imza attın yaşamın boyunca. İkdam gazetesinde ilk kadın sayfasını sen düzenledin. İlk Basın Sendikasının 5 kurucusundan biri de sendin. Öyle ki o devirde Devrimci Kadınlar Birliğini kurucusu ve ilk başkanı da sen oldun.
Son Posta, Vatan, Cumhuriyet gibi gazetelerde röportajların yayınlanıp, romanların tefrika edildi. Yazar Reşat Fuat Baraner ile evliliğin yaşamının akışını tamamen değiştirmişti. Birlikte Yeni Edebiyat Dergisi'ni çıkartmaya başladığınız. 15 Ekim 1940–15 Kasım 1941 arasında yayınlanan dergide, fıkradan eleştiriye kadar birçok yazı ve öykülerin yayınlandı. Bu dergi Türkiye’de yayınlanan Toplumsal Gerçekçi Akımın ilk yayın organı oldu.
1944 tutuklamalarında evde eşin Baraner’i saklamaktan dolayı ve Fuat Baraner ile birlikte Türkiye Komünist Partisi’ ne katıldığın için tutuklandın. Bir yıl süren mahkûmiyetin ardından senin için sürgün yılları başlamıştı. 1953–1963 yılları arasında Paris’te yaşadın. Bu süre boyunca kalemin hiç durmadı. Paris’te yazdıklarını 1963 sonrası İstanbul’a döndükten sonra peşi peşine yayınlatmaya başladın.
Feminizm, tam bir yaşam biçimiydi senin için. Siyasi gerçeklerinden ayrı tutmayı, özgürlük ve dürüstlüğün bir nişanesi olarak üzerinde taşımayı başardın.
“Başını eğmeyen kadın” imajın öyle bir yer etmiş ki kişiliğine, adeta bütünleşmişti seninle. Suat Derviş’in adı artık bu üç kelime ile anılır olmuştu.  Duygularını dışa yansıtmayan bu güçlü kadın portresini romanlarındaki kadın karakterler üzerine bir gömlek gibi giydirmeyi başardın. Kadın senin kaleminde yeniden şekilleniyordu adeta. Dik başlı, gururlu bir o kadar da mağrur.
Öyle ki çocukluk aşkın Nazım Hikmet bile payına düşeni almıştı sıra dışı kişiliğinden ve GÖLGESİNDE adlı şiirinde seni şu dizelerle anlatıyordu.

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
 Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme.
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme,
Ya bu kadın delidir,
Yahut ben çıldırmışım.
(…)
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım, dedim
Yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim.
                                                       Nazım Hikmet Ran


Bundan 60-70 yıl öncesi.. Adı ülke sınırlarını aşan belki de ilk Türk yazar sendin. Romanların birçok dile çevriliyordu.
Eserlerinin temel dayanağı ve ortak noktası gerçekçilikti. İdeolojilerini ve siyasi görüşlerini her zaman edebi yaşamında kullanmayı seçtin. Her benimseyiş edebi çizginde bir kırılma noktasına dönüştü. İlk romanlarında Osmanlı burjuvasını ve dönemin elit kesiminde kadının toplum içindeki konumuna dikkat çekerken, Feminizm ve Marksizm ile tanışman seni edebiyatta farklı bir yöne sürükledi. Bu yüzden olsa gerek; 1931 ve daha sonrasında yazdığın romanlarda Marksizmin sorgulanışını ve yarattığın karakterlerle feminizmin öncülüğüne dikkat çekmeye başladın.
 “Olan Şeylerin Romanı” (1937) ve Aksaray’dan Bir Perihan (1962) gibi ideolojilerinin daha ağır bastığı romanların gazetelerde tefrika edildi.
1944 yılında bir gazetede marksizmi sorgulayan "Neden Sovyetler Birliği Dostuyum?" isimli inceleme yazından sonra gazetelerin kapıları bir bir kapandı yüzüne. Yayınevleri de artık kitaplarını yayınlamaz oldu.  Bu durum 10 yıl sürdü
Hiç şaşırmadım!
Her dönemin sancısıdır bu; birçok yazarın kalemini kırmaya çalışan zihniyet. Yazdığı kitaplar yüzünden tutuklanmış yazarlarımız dün olduğu gibi bugün de var. Hatta basılmamış kitaplardan dolayı ceza evlerine tıkılan yazarlarımız bile mevcut. Zalim izin vermez buna. İstemez edebiyat keskin kalemlerle şekillensin. Dürüstlük, doğruluk, hakkaniyet ilkemiz, laiklik yolumuz olsun.
O dönem artık iş bulamaz hale gelmiş, çareyi, farklı isimler kullanmakta bulmuştun. Uzunca bir süre yazı ve tefrikalarını değişik isimlerle yayınlatmaya başladın.  Bu yöneliş uzun sürmedi, fakat bugün hala eserlerinin gerçek sayısı tespit edilemiyor.
Ölümünden kısa bir süre önce yazmaya başladığın anılarını bitirebilmek en büyük arzundu. Fakat ömrün yetmedi tamamlamaya… Ölümünün hemen ardından yarım kalan anı dosyası, daktiloda takılı son sayfayla birlikte evinden kayboldu. 
Her anı dolu dolu geçen bir yaşam sürmüştün oysa. Fakat bir yazar için en kötü şey vefasızlık olsa gerek. Bu keder dolu tümceden sen de payına düşüne almış, son yıllarını Beyoğlu’ndaki eski bir apartman dairesinde tek başına geçirmiştin. Ölümünden 3-4 ay önce seninle tanışma fırsatı bulan İsmet Kür , yıllar sonra o günlerden bahsederken şöyle yazacaktı.
 “…. Yaşamının son yıllarını bu yarı terkedilmiş binanın harap bir dairesinde ve yarı terkedilmiş olarak tüketti. Gelip giden sadık dostlarının sayısını, eskiyle kıyaslayınca, üzülmemek olası mı?En sadık ziyaretçileri hala, emniyet mensuplarıydı. 12 Mart günlerinde yaşından da yaşlı olması, kimi gecelerini karakolda geçirmemesi için bir neden sayılmıyordu.” [1]
Ve işte romanların.…
Kara Kitap (1921), Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Hiçbiri (1923), Ahmed Ferdi (1923), Behire'nin Talipleri (1923), Fatma'nın Günahı (1924), Ben mi (1924),Buhran Gecesi (1924), Gönül Gibi (1928), Emine (1931), Hiç (1939), Çılgın Gibi (1934), Fosforlu Cevriye (1968) ve ilki Paris’te Fransızca olarak yayınlanan Ankara Mahpusu (1968) 
İlk kitabın “Kara Kitap”. Şadan isimli hasta bir kızın ölüme yaklaştıkça artan yaşama isteğini dile getirdin bu romanında. Kendi çocukluk yıllarına olan özleminin hikâyesiydi belki de. Senin gibi eski bir konakta yaşıyordu Şadan. Yaşama sevinciyle dolu romantik bir genç kızdı. Yaşlıların arasında geçen konak hayatını “Ölüm kokuyor” diye nitelendiriyor, çıkıp gitmek yaşıtlarıyla bir arada olmak istiyordu. Çirkin ve kambur Hasan’ın aşkına karşılık vermemiş. Onun ölümünden sonra gördüğü hayaller arasında can çekişleriyle hayatını kaybetmişti.
“Çılgın Gibi” romanında Batı da gelişmiş olan marksizmin yarattığı sosyo-ekonomik gelişimlerden etkilendin, Fosforlu Cevriye ise, ataerkil yapıya dur diyebilen, kadının kendi başına bir birey olduğunu, özgürlüğünü, haklarını ön plana çıkardığın ünlü romanın.
“Çılgın Gibi” romanının kadın kahramanları Çeşmiahu ve Celile, “Hiçbiri” romanının da Cavide ve tabi Fosforlu Cevriye’nin unutulmaz dik başlı asi ruhlu Cevriye’si.
Romanlarındaki kadınların ortak özellikleri; Toplumun, kadına biçtiği 2. sınıf insan olmanın ve geleneksel yapı içine hapsedilmiş sosyal rollerin, karşısında dimdik durabilen, yaşantısını ve kaderini yerleşmiş sistemsel yapıya aykırı yaşayan karakterler, olmasıdır.  Dediğim dedik, dik başlı, gururunu tüm değerlerin önünde tutan bir kadın tipolojisiydi karşımıza çıkan. Feminizm ile feminenliğin bütünleşip bir bedende harmanlandığı kadın karakterler.
Gerçekte gururlu, sıra dışı, duygularına gem vurmayı ilke edinmiş, haksızlığa boyun eğmeyen kadın portrelerin şekillendiği romanlarında, okuyucu; yarattığın olaylar döngüsüyle sınıfsal farklılıklara ve kadının her şartta bağımsız davranıp, yaşayabilen serüvenine tanıklık eder.
Eserlerini, yayınlandığı yıllardaki Türkiye’nin gerçekleri ile dünün ve bugünün Türkiye’sinde değerlendirecek olursak her üç dönemde de farklı izler bırakır.
Bu, toplumsal gerçekçiliğin kadından yansıyan izdüşümüdür.

                                                                               

NOT: Bu yazı (Mektup) 'Gün Yüzü Mektupları' adlı kitapta yayınlanmıştır.

[1] İsmet Kür –Yarısı Roman-Everest Yayınları
[2] Liz Behmoaras, Suat Derviş –Efsane Bir Kadın ve Dönemi-, Remzi Kitabevi, 2008

NOBEL ÖDÜLLERİNDE ALİCE MUNRO FARKI

ALİCE MUNRO’NUN KALEMİNDEN BAZI KADINLAR

Alice Munro 2013 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi. Bu ödül ona beraberinde, İlk Nobel Ödülü alan kadın öykü yazarı unvanını da getirdi. Daha önceki öykü kitaplarından sadece ‘Kaçak’ Türkçeye çevrilmişti. Bu yüzden ülkemizde aldığı Nobel ödülü ile tanındı diyebiliriz.
Alice Munro daha çok kadın öyküleri yazmasıyla tanınıyor. Kendisine Nobel Ödülü getiren "Bazı Kadınlar" öykü kitabı da bunlardan biri. Fakat okuduğumuzda anlıyoruz ki, sadece kadın(lar)ın hikayesi değil bu kitap. Çok…Hem de çok daha fazlası var bu kitapta.
ALİCE MUNRO'NUN KİTABINDA "ÖYKÜNÜN TADINA"        
 VARIYORSUNUZ.
  "Bazı Kadınlar" toplam on öyküden oluşuyor.  Asla birkaç sayfaya sıkışıp kalmış, öykücükler değil bunlar,  hepside olağan uzunlukta.  İşte bu yüzden öykünün tadına vararak okuyorsunuz her birini. Monro'nun öykülerindeki en büyük ayrıntı;  ‘Görülüp bilinen ile gerçek olanın birbirinden farklı olduğu’ ayrıntısı. Ve ruhun derinliklerinde gizlenen gerçeklerin kimi zaman karanlık gibi görünen durumlar karşısında gün yüzüne çıktığına tanık oluyoruz, okurken. Yani var sayılan ile gerçek olanı ruhun derinliklerinde gezinirken keşfedebiliyoruz.

NOBEL ÖDÜLLERİNDE ALİCE MUNRO FARKI

Nobel Ödülünde neden Alice Munro diyenlere, cevabını zaten bu kitabında veriyor, Munro. Birçok yazarının aksine öykülerini, klişelerden uzak bir olaylar döngüsüyle aktarıyor okuyucuya. Zaman kavramına takılıp kalmıyor mesela. Daha çok gündelik yaşamın içinden alınmış bir kesitle karşımıza çıkarken sayfalar ilerledikçe geçmiş ile bugün arasında gidip geliyor yazar. Okuyucuyu, karakterlerin bugünü ile çocuk ya da gençlik yılları arasında rüzgar misali ustaca savuruyor. Bunu yaparken karanlık bir tünele sokuyor sizi. Sonrasında; bir umudun, karanlık bir geçmişim ya da insan beyninin derinliklerindeki – gerçek –  ile yüzleştiriyor sizi. Belirsizlikler ve geçmişin karanlık izleri arasında ilerlerken yorumlamaya, yargılamaya üzerinde düşünmeye zaman tanımadan tünelin ucunda beliriyor bir ışık.
Çok büyük bir acının altüst ettiği bir hayata tanık oluyoruz ‘Boyutlar’ adlı öykü de. Yazar, Doree nin yaşadığı acı üzerinden asla oynamıyor. Sadece evde karşılaştığı manzaranın şokunu aktarıyor okuyucuya. Lloyd, benliğindeki ruhsal sıkışmayı, pişmanlık ile huzur arasına kurduğu dengede ararken, Çocukların akıbeti hakkındaki belirsizlik; gerçek dünya ile gerçek üstü bir yaşam arasında, çocuklarını nerede düşlemek istediğini, Doree' nin kendisine bırakıyor.
 Okuyucu ise; belirsizliğin içinde izler ararken, Doree’nin otobüs yolculuğu sırasında yeniden yaşama tutunuşuna tanıklık ediyor.
Wenlock Yamacı’nda Öykünün ana karakteri –aynı zaman da anlatıcısı- Mr. Pursin’in yemek öncesi kendisinden soyunmasını istediğinden bahseder. Bu isteğin sebeb(ler)i bir muamma olarak kalıp belirsizliğini sürdürse de. Daha sonra bu işi hiçbir zorlama olmadan kendi rızasıyla yaptığını kesin bir dille itiraf etmektedir. Anlatıcı bu sayede hayata karşı, bakış açısının değiştiğine işaret eder.
Serbest Radikaller' de Nita'nın; yaşamındaki gerçeklerle ilgili; "Bazen nedenlerini hayali bir sorgucuya açıklamaya çalışırdı" yorumu, aslında Nita'nın kendini yalnızlığa mahkum edişinin bir göstergesidir. Kendi dünyasında yaşamayı seçmesi ve kendine layık gördüğü bu mahkumiyetteki düğüm; evini zapt eden katile olan itirafıyla çözülür, kendisi de geçmişte bir cinayet işlemiştir.  Bu öykü de farklı bir metaforla açıklanan, Nita’nın; kırmızı şarapta bulunan serbest radikallerin kalbe mi iyi geldiğini, yoksa kalbe iyi gelmeyen bir şeye kötü mü geldiğini, panik ve ölüm korkusu ile hatırlayamaması; Şuur altının karanlıklarında kalmış pişmanlık duygusunun dışa yansımasıdır.
Ve, kitaptaki diğer öyküler… Belirsizliklerin, karanlık geçmişin, benlik sıkışmasının ve kaygıların şekillendirdiği tüneller ve sonunun aydınlığa açılması. Farklı coğrafyalarda farklı kültürlerde yaşayan kadınlarla ortak yönümüz düşünce ve his dünyasının evrenselliği olsa da öykülerdeki karanlıklar, belirsizliğin gizemi dikkatli bir okuru fazlasıyla cezp ediyor.

Tutunamayanlar - Oğuz Atay


“Tutunamayanlar”, romancılığın belirli kalıplar içinde yani roman kurgusunun ve yazım tekniğinin belirli kurallar bütünü ve kurgulanışına uygun olması gerektiğini sanan yazar ve eleştirmenlere eşsiz bir örnek, basit bir tabirle edebi bir - kapak- niteliğinde.


BİR ROMANIN YENİDEN DİRİLİŞİ
  
 Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanından bahsediyorum. Yayınlandığı 70' li yıllarda ilgi görmeyen roman 90' lı yıllarda her entelektüelin kitaplığında bulunması gereken zorunlu bir klasik halini almıştı. Bugün ise “Tutunamayanlar” entelektüel çevrenin yeni baştan ilgi odağı olmuş durumda.
Romanın dönemsel zamanlarda zirveye oturma sebebini “Modernlik ve postmodernlik arasında sıkışıp kalmış günümüz Türk edebiyatındaki boşluğu, ‘Oğuz Atay Yazarlığı’ ile doldurabilme çabası” olarak görüyorum. Atay, bugün yaşamış olsaydı eğer, yıllar sonra tutunabilmiş olmanın sevincini duyumsardı içinde.
Çünkü “Tutunamayanlar” bilinçaltından bilinç seviyesine çıkan bir “Tutuna Bilme Çabasını” anlatıyor. Birçok eleştirmen ağız birliği etmişçesine kitabın, Türk aydınını eleştiren bir yapıya sahip olduğunu dile getirmekte. Bu kısmen doğru olsa da kitap gerçekte “Tutunamayanlar”ın bir romanı.
Kitap, salt konusunun dışında deneme ve değinme türünün de sıklıkla kullanıldığı çok katmanlı bir yapıya sahip. Hiciv ve ironik çeşitliliğin son derece cömert kullanıldığı tam bir mizansel. Mizahın zihinleri zorlayan etkisi ve yarattığı karmaşık yapıyla dikkatli bir okur yaratmaya çalışan, olağan üstü bir roman.
“Tutunamayanlar”, romancılığın belirli kalıplar içinde yani roman kurgusunun ve yazım tekniğinin belirli kurallar bütünü ve kurgulanışına uygun (aynı formayı giyen futbolcular gibi tek bir model ve biçimde) olması gerektiğini sanan yazar ve eleştirmenlere eşsiz bir örnek, basit bir tabirle edebi bir - kapak- niteliğinde. Dünya edebiyatında kural dışı tekniklerle edebiyatın zirvesine oturmuş birçok eser mevcutken, Bu yönüyle Tutunamayanlar Romanı Türk edebiyatındaki tek örnek sayılabilir.
Oğuz Atay’ da romanını kendi özgür alanı olarak seçmiş ve dilediği gibi işlemiştir. Romanın bugün küt halini alması onun kaleminin gücünü gün yüzüne çıkartmaktadır.
Peki, kimdir bu “Tutunamayanlar” romanının yazarı? Neden böyle bir kitap yazmaya ihtiyaç duymuş? Yoksa bu bir “Tutunabilme Çabası mı?” Tüm bu soruların cevabı ise kitabın içinde mevcut.
OĞUZ ATAY:
Oğuz Atay 1957 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi inşaat Mühendisliği Fakültesinden mezun olur. 1970 yılında TRT Sanat ödülleri yarışmasında “Tutunamayanlar” romanı başarı ödülü kazanmış olan Atay, Mühendislik Fakültesinden mezun olduktan 3 yıl sonra İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi ) İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yapar. 1975’te ise doçentliğe yükselir. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlanmaya devam eder. Kendisi gibi bilim adamı olan Prof. Dr. Mustafa İnan’ın yaşamöyküsünü anlattığı “Bir Bilim Adamının Romanı” adlı eseri 1975 de yayınlanır. Aynı yıl “Korkuyu Beklerken”, “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı romanları yayınlanır. Hayattayken yazdığı fakat yayınlanmadan hayatını kaybettiği “Günlük” adlı kitabı 1987 de “Eylem bilim” ise 1998 de yayınlanır.
1972 de yayınlanan ilk romanı” Tutunamayanların” devamı niteliğinde olan “Tehlikeli oyunlar” ise 1972 de yayınlanmıştır.
Romanın konusu ise kısaca şöyle; Mühendis Turgut Özben, arkadaşı Selim Işık’ın intiharını bir gazete haberiyle öğrenir. Çok sevdiği arkadaşının intihar haberi onu çok etkilemiştir. İntihar’ın sebeplerini araştırmaya başlar. Selim’in birçok arkadaşına ulaşır. Her arkadaşı Selim’in bilmediği bir yönünü kendisine anlatır.
Turgut ilk önce Selim’in arkadaşı Metin ile konuşur. Metin ona, Zeliha isimli bir kızı sevdiğini, Selim’in kendisine ‘Kızın ona uygun olmadığını’ söylediğini, kendisi de kızdan ayrıldığını, bu ayrılığın ardından Selim’in kıza yanaştığını anlatır. Bir süre sonra Metin tekrar Zeliha ile yakınlaşsa da kız ikisini de bırakıp bir başkası ile evlenir.
Süleyman Kargı, Selim’ in yazdığı şarkı sözlerinden bahseder. Bu sözleri ve açıklamalarını Turgut’la paylaşır.
Esat’ın anlattıkları ise çok daha farklıdır. Tanıştıkları dönem de Selim’in bir lise öğrencisi olduğunu söyler. Çok akıllı, sürekli kitap okuyan birisi olduğunu anlatır. Oscar Wilde Hayranıdır. Gorki’yi hiç sevmez, okuyanları ise eleştirir. Sürekli kitaplar üzerinde tartışırlar. İlginç bir kişiliği vardır. Çok zeki olduğunu, birlikte sürekli Selim’in kendi icat ettiği oyunları oynadıklarını anlatır.
Turgut’un son konuştuğu kişi Günseli isimli bir kızdır. Selim’in bir küs bir barışık olduğu sevgilisidir bu kız. Turgut’a Selim’in kırılgan, kuşkucu, geleceğe güveni olmayan biri olduğunu anlatır. Selim, Günseli ile evliliğe yanaşmamıştır. Ayrılırlar. Selim hastalanır. Ölüm korkusu sarmıştır tüm benliğini. Günseli’ye bir mektup yazıp intihar eder.
Turgut tüm araştırmaları boyunca Selim’in farklı bir yönünü görüp öğrenmiştir. Onun hayata tutunamayan biri olduğunu düşünürken her araştırmada, Selim’le birlikte kendini de yeniden keşfetmeye başlar. Oda hayata tutunamayanlardandır. Bunu yeni fark ediyor olmak, Turgut’un iç dünyasını altüst eder. Kendiyle yüzleşmenin verdiği ızdırapla bir trene binip izini kaybettirir.
724 sayfa olan kitabın içeriği özetindeki gibi sadece Turgut Özben’in Selim Işık’ın ölümünü araştırıp, gerçeklerle yüzleşmesiyle sınırlı değildir. Kitapta, roman türünün dışında şiir, şarkı, deneme ve değinme gibi, farklı anlatılar bulunmaktadır. Bu bölümler kimi zaman romana sindirilmiş kimi zamansa ayrıksı bir hava yaratmıştır. Yani okuyucuyu konudan koparan bir üslup söz konusudur. Kitaptaki akıcılık ise bu kopmayı kamufle ediyor. Okurken sizi dağıtan, konunun içinde farklı şeyler düşünmeye sevk eden fakat sonunda sizi tekrar konunun içine hapseden satırlar birbiri ardına sıralanırken, kitapta ne çok yol kat ettiğinize şaşırıyorsunuz.
Kullanılan bu edebi çeşitlilik ve kurgunun dışında ülkedeki sosyo-kültürel yapıdaki değişimin ironi ile hicvedilmesi romanda karnavalı andıran mizansel bir yapı oluşturmakta.
Oğuz Atay, kitapta Cumhuriyetin ilanından sonra Türk gençliğinin eğitim ve sosyal yaşantısını ironik bir yaklaşımla ele alır. Dönemin küçük burjuva sınıfını kimi zaman öven kimi zamansa yeren bir üslupla ve yine ironik bir yaklaşımla irdeler. Romanda ironik hicivden en çok nasibini alan kesim Türk aydınıdır. Türk aydınının batılılaşma çabasıyla kat ettiği yolu çoğu zaman sert düşen ironik bir tutumla hicvetmesi, yazarın bilim adamlığı ve yazarlık arasındaki entelektüel çizgiye takılıp kaldığını göstermektedir. Cumhuriyetin ilanı ve yapılan onca devrim ve inkılâptan sonra sergilediği Kemalist tutuma karşı, değişen Türkiye şartlarında, Türk aydınının batılılaşma yönündeki eğilimini, yabancılaşma olarak algılayıp, okura yansıtması ve bunu ironiyle alaycı bir üslupla bütünleştirmesi akıllara Oğuz Atay’ın hayata ve edebiyat dünyasına tutunabilme çabasındaki arayışını getirmektedir.
“Tutunamayanlar” özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra Türk insanının sosyo-psikolojik serüvenine ve bu serüvende ülkenin değişime uğramasına yer vermiştir. Çoğunlukla eleştirisel bir dil kullanan Atay’ın metin içinde yer verdiği ironik yaklaşımı komik bir anlatım yaratmanın ötesinde ülkedeki geçiş sürecindeki uyum sorununu hicvetmektedir. Özellikle yeni yetişen genç kuşağın, sosyo-kültürel uyumu, eğitimde yaşadığı çıkmazları ve bu tüm sorunların bir önceki kuşakla nasıl bir duygusal çatışmaya dönüştüğünü ustalıkla tahlil etmiştir. Sayfa 74-75’de geçen ve Turgut’un anlatımıyla romana girmiş olan satırlar şu şekildedir;
“Okulda ilk öğrendiğim gerçeklerden biri de babamın- sonra peder oldu beni yanlışlıkla mektep yerine okula gönderdiği oldu. Önümüze alfabe adında anlaşılmaz bir kitap koydular. Babam, ona da elifba dedi. Okulla babamı uzlaştırmaya imkân yoktu.
Bu garip kitapta, bizim kılığımıza pek benzemeyen bir biçimde giydirilmiş çocuklar, boyuna birbirlerine top atıyorlardı. Hangi mahallede oturduklarını bilmediğim bu çocuklar, kumbaralarında- bizim evde böyle bir kutu yoktu- para biriktiriyorlar;
(……….)
Bir de vatan denen bir şey vardı ki, çok iyi korunması gerekiyordu. Bizler her sabah hep bir ağızdan onu özümüzden çok sevdiğimizi, ant denilen bir şey içerek haykırıyorduk.”
Oğuz Atay, romanında Türk aydınının farklı dönemlerde sergilediği tutumu ve yaşantısını ironik bir yaklaşımla hicvetmekte. Atay, tüm kitap boyunca Türk aydınının “Tutunamayan” bir kesim olduğunu açıkça dile getirmektedir.
Türk edebiyatında özellikle Tanzimat’tan sonra başlayan batılılaşma hareketlerini, Atay romanında daha çok Cumhuriyet sonrasındaki Türk Aydınının bir sorunu haline getirmiştir. Cumhuriyet dönemi Türk Aydınını, kimi zaman bir arayış içinde gösterip, kimi zamansa kimliksel bir kayboluş olarak lanse etmeye çalışmıştır. Anlatımında kullandığı ironik yapı, bu bölümlerde hicvin gölgesinde kalmaktadır.
Oğuz Atay’ın romanını çok katmanlı yapısı içinde birçok konuyu aynı mizansel çıktılarla ve eleştirel yaklaşımla ele aldığını görüyoruz. “Dandini dandini dastana” hikâyesi ile (sayfa/169-...), eskiden beri süregelen halk efsanelerine gönderme yapması, Küçük Burjuva kesiminin zevksiz ve kişiliksiz olduğunu hicvettiği bölümler, genelev ayrıntısı, günlük kısmı ve Tutunamayanlar Ansiklopedisi bu bölümler içerisindedir.
Romanda, ironi, mizah ve hiciv üçlemesinin en çok kullanıldığı bölüm ise şarkılar kısmıdır. Turgut, Selim’in yakın arkadaşı Süleyman Kargı’yı görmeye gider. Süleyman, Selim’in yazdığı fakat kendisinde duran “Dün Bugün Yarın” isimli şarkı sözlerini ve açıklamalarını Turgut’a gösterir.
Şarkılar bölümü, Selim’in doğumundan okul hayatının sonuna kadar geçen zaman dilimini anlatan kısımlardır. Her şarkı Selim’i biraz daha tutunamayan olarak anlatır okuyucuya, Oğuz Atay bu kısımlarda Selim üzerinden Türk aydınının “Tutunamayan” oluşunu goristik bir anlatım tarzıyla okuyucuya bir kez daha aktarmıştır.
Romanın önemli bölümlerinden birisi de Turgut’un iç dünyasında kurguladığı oyunlar ve iç sesi Olric ile yaptığı konuşmalardır. Bu kısımlar romanda tamamlayıcı bir unsur görevini üstlenmiştir.
Turgut’un görüştüğü kişilerden birisi de Esat’tır. Esat, Turgut’a; Selim ile oynadıkları oyunları anlatır. Selim dış dünyanın keşmekeşliğinden, hem küçük burjuva sınıfına karşı gelip eleştirmek hem de o sınıfa dahil olmanın yarattığı ikilemden, bu oyunla kurtulmaktadır. Aynı ikilemi Selim’in ölümünü öğrendikten sonra Turgut kendi iç dünyasında yaşar. Bu sorgulayış onu bir tutunamayan olarak gerçekle yüzleşmesini sağlar. Romanda baştan beri, Selim’in ve Türk aydınının, küçük burjuva insanına hatta bilim adamlarına kadar hepsinin tutunamayan olduğunu ironik bir tutumla eleştirip, hicveden Turgut, içsel yüzleşmelerinde kendisinin de bir tutunamayan olduğunu fark eder. Oğuz Atay, Turgut’un kendi gerçeğini görmesini sağlayarak, Onun Türk aydınına karşı yaptığı haksızlığın yaralarını sarmıştır.
Tutunamayanlar Ansiklopedisi bölümünde, Selim’in kendisiyle ilgili yazdığı biyografide; kendisinin bir “tutunan” olduğunu ima etmesi ise, mutlu sonun bir parçası ve okuyucuyla oynanan oyunun çıkış noktasıdır.

Yayınlandığı Yer : Cumhuriyet Gazetesi Tarih : 27 Eylül 2012 Perşembe

OYA BAYDAR İLE ‘SÖZ’Ü BULMAK

“Kayıp Söz” üzerine….
Kayıp söz, şiddetin ve ihanetin sorgulandığı, barışa ve özgürlüğe çağrı yapan tüm zamanların romanı.   Şiddet nerede başlar? Diye soruyor,  Oya Baydar, “Kayıp Söz” de; Laboratuarda deney hayvanlarını keserken mi, savaşta ölürken, öldürürken mi? Çocuğuna kendi değerlerini dayatırken mi, insan acısının fotoğrafını çekerken mi? Töreyi uygularken mi, sevişirken mi, yoksa yabancıyı ötekileştirirken mi? Sonra ihanetin sınırı yeniden çiziyor  romanında, 
Nerede başlar ihanetin sınırı? "... Biriyle yattığın zaman mı, yatmayı düşündüğün, istediğin, isteğini açık ettiğin zaman mı?"
Oya Baydar bütün bu değerlerin evrenselliği ve kaçınılmazlığını "Kayıp söz" de farklı yaşamlar üzerinden tahlil ediyor. 
   Uzaktan izlediğimiz farklı kültürlerin ve yabancısı olduğumuz bambaşka hayatların içine sızıyorsunuz romanda. Vicdan ile isyanın insan ilişkilerine yansımasına ve sınır tanımazlığına, hümanist esintilerin realitesinde tanık oluyorsunuz. Ve, hiç fark ettirmeden tutuyor elinizden Oya Baydar,  Siz de tıpkı romandaki Ömer Eren gibi, kayıp sözün peşine düşüyorsunuz, okurken...
         
     Kitapları çok okunan ünlü bestseller yazarı Ömer Eren, yazacağı sözü yitirmiş artık yazamaz olmuştu. Bir söz arıyordu, bir kitaba başlayıp bitirebilmek için onu tetikleyecek tek bir söz. Ankara Otogarında beklerken, asker uğurlamaya gelen bir grup arasından atılan silahla bir kadın vurulur, o esnada bir ses duyar Ömer Eren, “Zarok Kuştin! Çocuğu öldürdüler!”
Bir söz ararken duyulan bir söz…  “Zarok Kuştin! Çocuğu öldürdüler!”
Kaybettiği sözü bulmak adına, duyduğu sesin peşinden doğuya gitmeye karar verir. Tıpkı oryantalist bir gezgin gibi. Fakat yabancısı olduğu coğrafyalarda tanık olduğu yaşantılar ona kendini ve aile ilişkilerini yeniden sorgulatır. 
Ömer, doğuya doğru yola çıkarken karısı Elif ise batıya Norveç'e doğru yolculuğa çıkmıştır. Bu yolculuk onun için bir taraftan oğlu Deniz ve torunu Björn’e kavuşma diğer taraftan yıllarca kendinden ödün vererek yakaladığı başarısında, mutsuz bir kadın olarak kayıplarını bulmaya gitmektedir.
Deniz, anne ve babasının kendisine dayatılan başarı ölçütlerinden kaçıp Ulla isimli bir kadınla evlenir. Irak işgali sırasında fotoğrafçılık yapar. Karısı Ulla'yı bir Sultan Ahmet gezisi sırasında yaşanan bombalı saldırıda kaybeder, kendisi de yüzünden yaralanmıştır. Bu olaydan sonra oğlu ile Norveç'in bir köyünde balıkçılık yaparak sakin bir yaşam sürmeye başlar. Küçük Björn ise annesi Ulla'nın masal prensesi olduğuna bir gün denizden, ya da bir masalın içinden çıkıp geleceği hayali ile büyümektedir. Elif’in onları görmeye gittiği günlerde bir grup ırkçı Deniz’in evini yakar. Deniz, dünyanın hiç biri yerinin güvenli olmadığı düşünmeye başlar. Oğlunu alarak annesiyle birlikte İstanbul’a dönmeye karar verir.
Ömer Eren’in otogarda dağdan kaçan Mahmut ve töreden kaçan Zelal’le karşılaşmıştır. Mahmut, tıp fakültesinde öğrenciyken, yaşadığı haksızlıklara isyan edip dağa çıkmış bir genç. Devlete sığınmamak için de dağlarda kalmayı tercih ediyor ve kendisi gibi dağlara sığınan Zelal ile yolları kesişir bir gün. Zelal tecavüz sonucu hamile kaldığı için töre gereği ölüm cezası almış genç bir kadındır. Mahmut, kendisinin olmayan çocuğu sahiplenir. Ona umut anlamına gelen Hevi adını verirler. Batıya gidip bir sahil kasabasına yerleşmek en büyük hayalleri olur.
      Romandaki tek feminist kadın Jiyan. Eczacı aydın bir Kürt kadını. Doğunun hâlihazır şartlarında son derece doğal ve çok çekici bir kadındır. Ömer Eren’le kısa süreli fakat tutkulu bir aşk yaşarlar.
      Bir de Mesut var. Zelal’in korucu ağabeysi. Hastanede yanlışlıkla Zelal yerine başka bir kadını öldürür. Dağlarda gerilla olmak ona da ağır gelmiştir. İtirafçı olarak devlete sığınsa da, bu sığınmanın özgürlük adına kendisine katkısı olmamıştır. Mahmut ve Mesut'un yaşadığı devlet-gerilla ikilemindeki, özgürlük ve barış temalarını, Mahmut'un babası, Ömer Eren'e farklı yaşatır. Mahmut’un babası “kahraman” değil, “insan” yetiştirmek gerektiğini söyleyince Ömer, kendi oğlu Deniz’le olan ilişkisini sorgulamaya başlar. Mahmut’la Deniz’in ortak hikâyesidir, kendilerine dayatılan ve öngörülen gelecekten sıyrılıp kendi gerçeklerini yaşamak.
   Sultanahmet’deki bombalı saldırı, Ankara Otogarındaki saldırı ve Norveçli Irkçıların Deniz’in evini yakmaları… Ankara’daki hamaset ne ise Norveç’teki de o dur.
  Savaş, şiddet, ötekileştirme ve ihanet kavramları insan ilişkilerinde ve yaşamlarda farklı parametrelere ayrışsa da özgürlüğe ve barışa olan gereksinimimiz ortak payda da birleşiyor.
“Kayı Söz”e ‘yol hikâyeleri’ romanı da diyebiliriz. Hem uzaklara hem de kendimizden içimize...

MARY HİGGİNS CLARK İLE "SAHTEKÂR"

                                     
                                                           “Gerçek daima tuhaftır. Kurgudan daha tuhaf.” Bu sözü okuduktan sonra karar verdim. Mary Higgins Clark ve Sahtekâr üzerine yazmaya. Cinayet romanlarının ortak özellikleri hep şaşırtıcı bir sonla bitmesidir. Genelde katil hiç beklemediğiniz birisi çıkar. Ve katilin kim olduğunu öğrenmek adına sonuna kadar merak içinde okursunuz kitabı. İşte cinayet romanlarındaki o hazır şablonu, Clark bu romanında yerle bir ediyor.
                                        Nasıl mı?
Öncelikle katili hiç merak etmiyorsunuz. Çünkü, kitabın daha ilk çeyreğini dahi bitirmeden katili hiç zorlanmadan buluyorsunuz. Hatta orta da işlenen birçok cinayet varken. Bu romanda asıl merak uyandıran ve sizde okuma isteği yaratan diğer karakterlerin bu cinayetlerden nasıl etkileneceği oluyor. Ve onları nasıl bir sonun bekliyor olması. Karakterlerin hemen hepsinin cinayetlerle bir bağlantısı var, bu yüzden cinayetleri kimin, nasıl çözeceği de ayrı bir merak konusu.
Sahtekar, bol karakterli bir roman. Sayfalar ilerledikçe araya yeni karakterler yani yeni şüpheliler girse de hepsi rolünü başarıyla oynayıp kenara çekilirken siz katilin kim olduğu konusunda yaptığınız doğru tahminle içten içe övünüyorsunuz. 
Ve, Clark’ın iki eli yapışıyor sanki omuzlarınızdan, o an sarsılıp “bu ne ya!?” diyorsunuz içinizden. Hiç yerinizden kalkmadan bir an önce sona ulaşma isteği doğuyor içinizde. Katili de tahmin ettiğinize göre bunu nasıl yapıyor Clark? İşin sırrı işte o tuhaf cümle de yatıyor. “Gerçek daima tuhaftır. Kurgudan daha tuhaf.”
Kate Connelly, ailesinin sahip olduğu Connelly İnce Antika Reprodüksiyonları’nda gecenin bir yarısı şirketin eski çalışanı Gus Schmidt ile buluşur. O anda Komplekste büyük bir patlama olur.  Kate ağır yaralanır ve günlerce komada kalır. Gus ise ölmüştür. Sigorta şirketinin yangın müfettişleri ile dedektifler patlamanın ve cinayetin peşine düşerler. Patlamada meydana gelen çukurda 25 yıl önce öldürülmüş bir kadın iskeleti bulurlar. Boynundaki ucuz kolye tek ipucudur. İskelet yıllar önce ortadan kaybolan Trace'ye aittir. Ailesi yıllardır hiç ümidini kesmeden aramıştır Trace'yi. Connelly ailesiyle ilgisi neydi merak ediyorsunuz.
Şirket sahibi Doug Connelly, diğer kızı Hannah Connelly ile Kate’nin komadan çıkmasını beklemektedir. Fakat bekleyen sadece onlar değildir. Dedektifler ve yangın müfettişleri de  Kate’in komadan çıkmasını bekler. Kate ise yattığı yerden sürekli kâbuslar görür. Yarı baygın halde yatarken, gördüklerinin gerçek mi yoksa rüya mı olduğunu düşünmektedir.
Connelly kompleksi yakınlarındaki nehirde  Jamie Gordon isimli genç bir kızın cesedi bulunur.  
"Sahtekâr", sadece bir cinayet(ler) romanı değil. 
Bir de evsiz Clyde Hotchkiss var. Cinayetlerin bir numaralı şüphelisi.
Clyde, çok sayıda madalyanın sahibi Vietnam gazisi.  Vietnam’a gitmiş ve ülkesine hizmet ettiği için gururluydu.  Savaşta hayatını kaybetmemişti fakat orada olanlar yüzünden zevk alarak yaşayabileceği hayatını kaybetmişti.
Karısı Peggy ve oğlu Skip'ı terk edip gideli tam 41 yıl olmuştu. Yıllardır yaptığı tek şey dilenmek ve şarap içmekti. 41 yıl boyunca tek düşündüğü şey ise Peggy'nin başka birisiyle evlenmiş olabileceği ve Skip'ın o adama baba demiş olmasıydı.
Fakat Peggy hiçbir zaman evlenmedi. O hep Bayan Hotchkiss olarak kaldı. Peggy ve oğlu her zaman Clyde’i bekledi.
Yıllar sonra cinayet şüphelisinin (Clyde) harap minibüste unuttuğu fotoğraf şimdi televizyon kanallarında çıkıyordu. Resimde üçü poz vermiş gülümsüyorlardı. Clyde,karısı ve oğlu.
Peggy ve Skip, Cylde’ı hastane odasında ölümünden sadece 2-3 dakika önce görebildiler.
Uzun ayrılıkların bile, gerçek bir aşkta sadakat duygusunu yok edemediği derinden ve içiniz ürpererek hissediyorsunuz, okurken.
Kitabın sonunda sizi bekleyen şaşırtıcı sürprizin ipucunu ise Mary Hıggıns daha ilk sayfada hem de önsöz bölümünde veriyor.
“Ertesi gece annesi bir kazada öldü ve babası o şarkıyı bir daha asla söylemedi.”
Kitabı bitirdiğinizde gülümsüyor ve içinizde bu cümleyi tekrar okuma isteği hissediyorsunuz.

Zülfü Livaneli'nin "Huzursuzluk" Kitabı Üzerine

“…merhamet de zulmün bir parçası; ne bana acıyın ne de çocuğuma. Merhamet zulmün merhemi olamaz!”
Bu sözler Zülfü Livaneli’nin yeni kitabı "Huzursuzluk"un kahramanı Ezidi kızı Meleknaz’a ait. Acıları üzerine konuşmuyor Meleknaz, yüreğine çökeni bakışlarıyla anlatıyor.
İbrahim gazetecidir. Çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölüm haberi üzerine yaşadığı İstanbul’un o keşmekeş kalabalığından sıyrılıp Mardin’e doğup büyüdüğü topraklara gider.  Niyeti arkadaşının ölümünü araştırmaktır.
Hüseyin’in büyük bir tutkuyla sevdalandığı yezidi (ezidi) kızı Meleknaz’ın peşine düşer. İçine düştüğü girdap tüm gizemiyle onu diplere doğru çekerken diğer taraftan da bir Ortadoğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalır. IŞID zulmü... İbrahim’e bu konuda ilk anlatı arkadaşı Mehmet’in babası Fuat amcadan gelir. Bu bölüm için, kitabın en can alıcı kısımlarından biri diye bilirim;
“Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Develer çölde üç hafta aç susuz yemeden içmeden yol alabilirler. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan tadı ile dikenin tadı devenin çok hoşuna gider. Yedikçe kanar, kanadıkça yer. Eğer engel olunmazsa deve kan kaybından ölür. Bunun adı haresedir. Bütün Ortadoğu’nun adeti budur oğlum. Tarih boyunca birbirlerini öldürür ama kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kan tadından sarhoş olur.”
Livaneli, bu romanında orta doğunun en insafsız yüzünü, savaşı, yoksulluğu, vatansızlığı,  açlığı, ölümü, bir paket sigaraya satılan Ezidi kızlarını, ölümden beter kaçışları anlatıyor.  Kendi kanına doymayan doğunun haresesini, batının tükenmek bilmeyen ırkçılık hareketleriyle,  acının ve kanın kaderini birleştiriyor, IŞID saldırısından yaralanarak kurtulan Hüseyin, gittiği Amerika da ırkçıların saldırısıyla ölüyor.
Kan akıtmakta doğudaki harese ne ise batıdaki ırkçılıkta aynı. İnsan hayatı ve insana verilen değer söz konusu olduğunda hangisi daha masum sayılır ki.
İşte Livaneli, romanında bu ayrıntıyı, İbni Haldun’un “coğrafya kaderdir”  ve Kavafis’in        “ şehir ardından gelir” söyleriyle anlatmış.
İbrahim, yıllar sonra döndüğü bu Mezopotamya şehrinde çocukluğununnostaljisini yaşarken diğer taraftan da Meleknaz’ı aramaya devam ediyor. Bir kez olsun görebilme isteği… Sesini duyma, bir kez olsun gözlerine bakabilmek, onunla konuşabilmek için içindeki karşı koyamadığı isteğe engel olamıyor. Zihninde ise meleknaz hakkında duyduklar...
Romanda  bir de Hüseyin’in, Meleknaz’a yazdığı Arapça şiirler var,
“Sevgilinin ayakları altında ezilen üzüm gibi / Lal renkli şaraba dönüştüm ben / Bu yüzden razıyım ezilmeye.” bir başka şiirde,
Daha üzüm asması yaratılmadan sarhoş olanım ben / Sen doğmadan önce aşkınla berduş olanım ben.
Orta doğunun o binlerce yıllık destansı aşk masallarında kendini çöllere dağlara vurmuş bağrı yanık aşıklarını düşününce acaba orta doğunun aşkları da harese mi diye kendime sormadan edemiyorum.
Okurken, Hüseyin’in, Meleknaz’ınZilan’ın ve daha nicelerinin hikayesine tanık oluyorsunuz. Her biri yürek dağlayan hikayeler olsa da Livaneli, her zaman ki dingin ve uysal anlatımıyla bir sayfadan diğerine geçiriyor bizi. Derken merhametin ne olduğunu yeniden sorgulamaya başlıyorsunuz. İşte tam da bu noktada zihinlere yerleşmiş tanımları yerle bir ediyor, yazar.… Doğunun haresesi ve görmezden gelinen gerçekleri ile yüzleşirken merhametin en sert ve huzursuz eden yüzü ile karşılaşıyorsunuz.  Üslubunu asla bozmadan yapıyor bunu Livaneli,


Kitabı bitirip kapattığınızda içinizde Meleknaz’la bir kez olsun karşılaşabilme ve o çekik kara gözlerine bakma isteği uyanıyor.Tabi, merhametten asla söz etmeden.

10 Temmuz 2022

AŞKLARIN COĞRAFYASI

Aşkların coğrafyası var mıdır? Sigmund Freud: "Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır" diyor. Yani duygulanmayı yaşamın olmazsa olmazı yapıyor. Tıpkı nefes almak gibi…Duygulanmanın temeline ise aşkı oturtuyor. Oysa birçoğumuz aşkların, yaşandığı coğrafyaya göre farklılık gösterdiğine inanırız. Geleneğin, kültürün, dinselliğin toplumları birbirinden ayrı tutması, aşklar üzerinde de etken olacağı düşünülür hep. Bilimsel yönünü bir tarafa bırakırsak yaşanılan bir duygu yoğunluğu ve hislenişle başlamıyor mu her şey. Öyle ise doğu ve batı sentezinin içine hapsetmek niye? Kültürlerin esiri etmek, ülkelere, kentlere, iklimlere, ırklara ayırmak niye? Aşkı içine hapsettiğimiz bu paradigmadan çıkarıp, asıl ait olduğu yerde, gönüllere bırakmalıyız. Çünkü içinde yaşadığımız coğrafya değildir aşka hayat veren, içinizdeki bir çift yürektik, size bu unutulmaz mutluluğu yaşatan.... Her şeye rağmen, adları yaşadığı coğrafyalarla anılır bazı aşkların. Gelin görün ki asıl mabedi kalptir hepsinin de. AndrezDi Robilant “Venedik’te Aşk” isimli kitabında. Batı da yaşanan gerçek bir aşkı kaleme alıyor. Babasının çatı katında bulduğu 250 senelik aşk mektuplarından yola çıkarak yazıyor bu kitabı. 1700 yıllarda Andrea Memmo ile Giustiniana Wynne’nin aşkı. Sosyal ve toplumsal sorunların engellediği aşklarını mektuplaşarak aşmaya çalışan iki sevgilinin hikâyesi. Kısaca 250 sene öncesinden günümüze uzanan gerçek bir aşk anlatısı. Anadolu’nun efsane aşkları,, Tahir ile Zühre'si, Kerem ile Aslı’sı. Yüzyıllar öncesinden günümüze kadar gelmiş, belki de defalarca dinlediğimiz, okuduğumuz, filmlere konu olan aşklar. Tazeliğini hiç yitirmeyen ayrı bir destandır her biri. Kiminin dağlardır coğrafyası, kiminin çöller… Ve, meşhur sandal sefalarının yaşandığı o eski İstanbul aşkları. Şiirlerin, namelerin, bulut bulut gökyüzüne yükseldiği yürek yangını sevdalar. Aşk içinde barındırdığı sıfatlarda yaşar, Aşk dendiğinde, içinde sevgiyi, tutkuyu, ateşi, şefkati barındıracak.Ve, tüm bu pozitif duyguların yanında ne garip şeydir ki aşk içinde; acı olacak.., ayrılık olacak.., hüzün ve gözyaşı olacak.... Ve her zaman, her yerde yaşayacak, yağmurda, çiçeğin yaprağında, doğanın yeşilin de, ateşin kızılında.... Doğuda da hisler aynıdır; aşk söz konusu olunca batıda da.. ve, birçoğunun ortak yönü sonunun ayrılıkla bitmesidir. Ayrılmak,,, ayrı düşmek....En kötüsü gidip de dönmemek...Ebedi bir yok oluş..Soğuk bir nefes.. Ölümdür adı... çaresizlik peşi sıra.. Ebedi bir ayrılıktır, bu adı ölüm olan. Ne derde derman ne acı ya çare vardır. Aşk artık anılarda ve hayaller de yaşayacaktır. Ve bir de o başta sorduğumuz soru da. Kendi coğrafyasında yaşayacaktır aşk. Ayrılık söz konusu olunca; ezeli olanı da birdir ebedi olanı da. Farkı birinde ümitler yok olmuştur, diğerin de her zaman bir açık kapı bırakılır aşka dair. “Acaba bir gün”le başlayan bir umut ışığı içinizdeki ses olarak belleklerdeki gizli yerini almıştır çoktan. Yaşanan ayrılığın ardından ya bir çay bahçesinde bulursunuz kendinizi ya da şehirden uzak köhne bir lokantada. Karşınızdaki sandalye boştur. Defalarca el el girdiğiniz o mekâna, ilk kez onsuz gitmişsinizdir. Onu arayan gözlerle bakınırsınız etrafa. Bir ara saate kayan gözleriniz…. Ama bilirsiniz…. O randevu saati hiç gelmeyecektir. Belki de bir parkın, caddelerin ya da bir kenar mahallenin ara sokaklarında yaşarsınız aynı duyguyu. Saatlerce dolaşır…., Dolaşırsınız. Sağ yanınız boştur. Yaslanacak bir omuz yoktur artık, başınız boşlukta…. Aynı yollardan defalarca geçersiniz. Sözcükler dokunuşlar gelir geçer aklınızdan. Bir an sanki seslenecekmiş gibi gelir arkanızdan. Döner bakarsınız. İçiniz ürperir. İşte aşkların coğrafyası budur bana göre. Ayrılıklar yaşansa da izlerini taşıyan, tanıklık eden, sırdaş, dost coğrafyalar. Aşkların coğrafyası. Aşkların mekânı…. Yayınlandığı Yer: Mavi Ada Kültür ve Sanat Dergisi Bahar 2010 Sayı:17

30 Ekim 2021

BİR PARANOYADIR ALDATMAK

ALDATMAK… ALDATILMAK
Çevremizde birçok kişiden, duyduğumuz tanık olduğumuz bir yaşanmışlık hikâyesidir aldatmak.
Türkçe de bu kelimenin birçok eş anlamlı karşılığı var. Yani eylem olarak algıladığınız da kandırmak, inandırmak, yanıltmak gibi. Mana olarak ifade ettikleri şeyler farklı olsa da, bunların hepsi aldatmak kelimesi ile eşanlamlı sözcükler. Hepside bir olumsuzluğu ifade ediyor.
Peki, kişilerin, kendilerini bu olumsuz eyleme kaptırmalarının sebebi nedir?
Nedir aldatmak? Neden aldatır eşler birbirlerini.
Dünya üzerinde bütün kültürlerde yaşanan bir olgudur aldatma.
Toplumlardaki değişen sosyo-kültürel farklılıklar içinde sürekliliğini artarak koruyan tek etik dışı davranış.
Son yıllarda süre gelen yükselişi, geleneği, töreyi, mahremiyeti, gizliliği, hiçe sayarak meydan okurcasına gelişen, gelişirken istek ya da istek dışı kabul gören bir kavram.
Toplumlar da kavramdan, davranış biçiminden ziyade yaşam biçimi olarak lanse edilmesi belki de en ilginci.
Aldatmak bir paranoyadır.
Aldatmak…. Ya da aldatılmak….
İnsan tipolojileri incelendiğinde her iki kelimenin de yaş, din, dil, irk, mezhep gözetmeksizin nasıl evrenselleştiği düşündürücü boyuttadır.
En çok kimler aldatır? Yapılan araştırmalara göre kadın ya da erkek aldatma oranları neredeyse birbirlerine eşit. Sebepleri ise birbirinden çok farklı.
Kadın, erkeğe karşı içinde yaşatıp bastıramadığı kırgınlığını( bu kelimeye dikkat), başka erkekle beraber olarak gidermeye çalışıyor. Kırılganlıktan kasıt; kabul görüldüğünün, beğenildiğinin veya sevildiğinin hissettirilmemesidir. Bir başka sebep ise çocukluğunda, Babadaki gücü eşte bulamaması ya da tam tersi babaların kız çocuklarına, varlığıyla birlikte gücünü hissettirememiş olmasıdır.
Kız çocukları, babalarını yaşamlarına giren ilk erkek olarak benimser.
‘Baba güçlüdür’, ‘Baba evin erkeği ve tek hâkimidir.’ gibi hazır şablonlara oturtturulmuş, baba tipolojisi, eş seçiminde her zaman, rol modeldir. Baba-kız ilişkilerinin dayandığı temel kuram da buradan kaynaklanıyor.
Erkeğin aldatma sebebi ise çok daha farklı.
Beraberlikler de aldatan genelde erkektir. Yani hep bu şekilde duyar ve biliriz, peki ama neden?Bu güne kadar birçok kişiden duymuşumdur aldatmak ve aldatılmak ile ilgili hikâyeler, bir kaçına istemeden tanık olmuşumdur.
O ailelere ilk baktığınız da yani dışardan gözlemlediğiniz de her şey gayet normalmiş gibi görünüyor. Her şey fevkalade her şey dört dörtlük. İşte ilgili eylemin sebebi aslında bu kelimelerin altında yatıyor.
Erkekler neden aldatıyor. Sebebi dört dörtlük bir evliliğe, evlilikten ziyade dört dörtlük bir eşe sahip olmaktan kaynaklanıyor.Türkler olarak ataerkin bir toplumda yaşıyoruz. Bir erkek farz edin, dörtdörtlük bir evliliği var ve mükemmel bir eş.
Eşler arasında kadının, eğer bir ya da birkaç yönden erkekten üstünlüğü var ise evlilikte erkek bunu kaldıramıyor. Makam mevkii kariyer ve bütün bunlara birde kadının güzelliği ve cazibesi eklenince erkek fire veriyor. Kadının sahip olduğu statülerin sayısı arttıkça ya da kadını tanımlayan sıfatlar çoğaldıkça bütün bu özellikler evlilikte erkeğin önüne bir set gibi çekiyor. Ve erkek kadını üstünde hâkimiyet kuramıyor. Çünkü kendisinden daha üstün. Ya da onun gibi birçok özellikleri, statüleri, meziyetleri var.
Burada devreye, o çok bilindik kalıplaşmış sözcük dizimi giriyor. ‘Erkek egemen bir toplumda yaşadığımız gerçeği’, Bu klasik yaklaşım, toplum düzeyinin farklılaşmasıyla da sonucu değiştirmiyor. Eğitim ve kültür seviyesi gözetilmeksizin, kadının sahip olduğu tüm bu vasıflardan sonra erkek, kadın üstünde egemenlik kuramıyor. Yani hâkimiyeti sağlayamıyor. Ve… Erkek bir süre sonra bunun ezikliğini yaşamaya başlıyor.
Sonuç olarak; erkek o şuur altına yerleşmiş tatmin edemediği egemenlik duygusunu dışarı da başka kadınlar üzerinde arıyor.
Başarılı da oluyor….
Neyin başarısı…,
Eşiyle arasında yaşadığı, kendisini komplekse sokan, kendi için de verdiği savaşın, sadece kendine olan başarısı.
Hep tanık oluruz, bakarız, dört dörtlük bir kadın sonra dinler ve düşünürüz ‘hayret böyle bir bayan aldatılır mı?’ diye.
Peki, aldatılan kadın ne yapar. Kadın, tüm meziyetlerine rağmen erkeğine sadık kalmaya devam eder.Ya da bir noktadan sonra evliliği bitirme kararı alır. Tabi bunlar kişisel sonuçlar.
Geçmiş tarihler de bir arkadaşım vasıtasıyla tanıdığım bir bayan, tabi ki biraz evvel bahsettiğim tüm özelliklere sahip bir kadın, sohbetimiz sırasın da aldatılmasını şöyle dile getirmişti.
“Biliyorsunuz…….. Sonra soruyorsunuz……. ‘Hayır’ diyor, ama anlıyorsunuz. Çünkü gözlerini kaçırıyor.”

31 Temmuz 2021

KIRSALDA RELAKS OLMAK…

ONLAR DA KADIN Yaz günlerinde sıcaktan ziyade bir başka ısınır içimiz. Yıl boyunca biriken yorgunluğu biraz olsun üzerimizden atmak isteriz. Bir çeşit relax olma isteği. Ve sıcak yaz günlerinde içinizi harekete geçiren o canlılıkla duygu ve düşüncelerinizde başlayan değişim tüm ruh halinizi de onarıma geçer. Bir kadın olarak daha güzel daha enerjik hissedersiniz kendinizi. Genel de ilk tercihimiz olan sahillere atarız kendimizi. Deniz… Kumsal… Ve güneş. Belki de kentsel hayatın bir getirisidir yaz günlerindeki bu değişim. Libidonuzdan başlayıp tüm metabolizmanızı etkileyen pozitif enerji. Kırsala indikçe farklılaşan değişimin sosyal ve kültürel etkileri gün yüzüne çıkar. Yaşamına farklı bir boyutta devam eder kırsal da yaşayan kadın. “Relax” olmanın anlamını bilmez onlar. Kimi köyler de güneşin doğuşuyla başlar gün. Issız tarlanın kenarına gürültüyle yaklaşır arkası römorklu bir traktör. Civar köylerden gelmiş kadınlar tek tek inerler traktörden. Mercimek tarlası sükûnet için de karşılamıştır yine misafirlerini. Sessizliğin yerini kadınların uğultusu alır. Başlarında rengârenk yaşmakları, dağılırlar yeşil dallar arasında. Çoğu zaman akan terlerini sildikleri oyalı yemenileriyle… Saat ilerledikçe hava da ısınmaya başlar. Ya güneş kavurur kararmış suratlarını. Ya rüzgâr acıtır, hoyrat bir el gibi yalayıp geçerken tenlerini. Kuruyup çatlamış ellerini güneş kanatmakta hiç de zorluk çekmez. Dallara, mercimeklere bulaşır kanları. Tarlanın sonu gözükür baştan beri de bir türlü ilerlemez zaman Konuştukları konular da, hayata bakışları da bizden farklıdır. Bazen yanık bir ağıt dolanır dillerine… Bazen hep birlikte söylenir türküler… Yüreklerin de kocalarının, çocuklarının sevgisiyle, dünü, bu günü ve yarınıyla. En az bizim kadar kadındır hepsi de. Kiminin elleri al al kınalı. Kimi sırtına sarmış bebeğini, kimi evinde beşiğinde bırakıp gelmiştir yavrusunu. Bir bakanı vardır elbet evinde, düşünmez. Ateşi mi çıkar? Aniden hastalanır mı? Altını iyi temizler mi evdekiler? Akşama kadar bekler mi? Annesinin memesine yapışıp karnını doyurmak için bebesi. Mercimek tarlasından alacağı yevmiyedir onun için önemli olan. Arada yanan içinin acısı nedendir bilemez. Düşünmek istemez belki de yüreği sızlar aklına her gelişinde. Sızlarda kadınlık, analık nedir bilmez ırgatlık. Sırtında sarılı getirdiyse bebesini tarlaya, o vakit daha şanslıdır kadın. Arada bir çeker alır kucağına, emzirir. Kızgın güneşin altında doyurur karnını. Kendi de soluklanır bu arada. Bebeğinin ak pak suratı giderir kısa bir an tüm yorgunluğunu. Fakat telaş eder sonra. Çok oyalandı mı göze batar. Anlar gerçi ırgat analar taze gelinin halinden. Vaktiyle onlarda emzirmiştir belki de aynı yerde, kucağında çocuğuyla oturup kurmuşlardır bağdaşlarını. Ya da farklı bir hasat zamanında başka bir tarlada. Duygu aynı duygudur. Telaş aynı telaş. Güneş aynı güneş. Nazım Hikmet baş tacı etmiş kadınlarımızı, Ne güzel de söylemiş “…..anamız, avradımız, yârimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen Ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve kara sabana koşulan… Kadınlarımız.” derken bir şiirinde. Kentli kadınla tek benzer noktaları çocukları değildir elbette. Düşünürler akşama bir de yemek telaşı. Daha kolaydır onların akşam menüsü. Belki bir bulgur pilavı yanında ayran. Yemek bulaşık derken çay bardağı ellerinde sızar kalırlar çoğu zaman oturdukları yerde. Rüyalarında ne görürler, yaşamın hangi rengini taşır düşleri bilinmez, ama onlar da kadındır. Kuruyan elleri tam gevşeyecekken aralanır gözleri, hafiften irkilir yorgun bedenleri. Son bir yudumda bitirirler yarım kalmış bardağı. Ve iki üç dakikadan ibarettir kadınlıkları. Dekolte nedir bilmez çoğu. Ertesi gün güneşle birlikte hareket edecektir traktör. Başka bir tarlada aynı hikâye… Hayata dair…. Hayatın içinden…. Başka tarlada ve belki başka kadınlarla, başka bebeler…Güneş aynı güneş, sıcak aynı sıcak… Kadın olmanın zorluğu kentte de birdir, kırsalda da. Hisler aynıdır. Yürekler aynı. Kocalarından, babalarından çevrelerinden beklentiler de aynıdır. Onlar da kadındır… Kadın olmak hatta insan olmak adına… Haziran-2009 - Manisa Yayınlandığı Yer : İzmir İzmir Dergisi Sayı: 78/2009 -
Kum Dergisi Sayı:51/2009

22 Nisan 2021

EĞİTİMİN NOSTALJİSİ - KÖY ENSTİTÜLERİ

EĞİTİMİN NOSTALJİSİ - KÖY ENSTİTÜLERİ


Bozkırı yeşerteceğiz
Ocak tüttüreceğiz!
İlköğretim Genel Müdür Yardımcısı Ferit Oğuzbayır’ın Köy Enstitüsü öğrencilerine tek bir ağızdan söylettiği dizeler bunlar.  Yıl 1941.
Koskocaman bir tabela. Üzerinde “Hasanoğlan Köy Enstitüsü” yazıyor. 
Tabelanın arkası uçsuz bucaksız koca bir bozkır.
Anadolu’nun dört bir tarafından gelmiş, Köy Enstitülü öğrenciler, yabani otların basıp koyunların gezindiği bu araziye yeniden hayat verecekler.
Her birinin gözlerinde umudun ışığı...  Emek vermenin, azmin zaferine tanık olmak, kotarılacak aşa kendilerince bir fiske de olsa tuz katabilmekti amaçları.  Hepsinin elinde aynı meşale, kendileri gibi öğretmen yetiştirilecek yeni bir yapının inşasına başlarlar. 
Hasanoğlan Köy Enstitüsü gibi birçok enstitüde kendi yetiştirdiği öğrencilerle eğitime hazırlanır.
       0 –  
Köy Enstitülerin kurulmasındaki gereksinim, yeni bir eğitim sistemine duyulan ihtiyaçla daha kurtuluş savaşı sona ermeden başlamıştı. Milli mücadelenin devam ettiği yıllarda Türk milletinin, refahı ve uygar medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi için kendi öz kültürüyle eğitilmesi gerekmekteydi. Doğu ve batının eğitim üzerindeki etkisi Türk milletinin içten içe kendine yabancı bir toplum olarak yetişmesine sebep olacaktı.  16 Temmuz 1921'de gerçekleşen Ankara Maarif Kongresi'nde Atatürk şöyle demiştir.
“Milli Eğitim Programı'ndan söz ederken, eski devrin boş inançlarından ve yaradılış niteliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tamamen uzak, milli karakterimiz ve tarihimizle uyumlu kültür kastediyorum. Çünkü, milli dehamızın tam olarak gelişmesi, ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. Herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar takip edilen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Fikri kültür ortamla uyumludur. O ortam milletin karakteridir..."
            İlk adım 1928 de Türk harflerinin kabulü ile başladı. İlerleyen yıllarda okuma yazmanın öğretilmesi için milli mektepler açılmış, 1932 yıllından itibaren de halk evleri kurulmuştu.
            Ülke nüfusunun %80 i köylerde yaşıyordu.  Okur-yazar oranı ise %35 ti.  Birçok köy okulsuz, okulu olan köylerde ise öğretmen sıkıntısı vardı.  Köye giden öğretmenlerin çoğu zor şartlara ayak uyduramadığı için geri dönüyordu.
Yoksulluk, salgın hastalıklar,  tarımsal üretimin tam anlamıyla yapılamaması yaşam şartlarını olumsuz etkiliyordu. Amaç,  Cumhuriyet’in getirisi uygar bir millet olabilmenin ayrıcalığını içine sindirebilecek toplumlar yaratmaktı.  Fakat mevcut şartlar söz konusu olduğunda öncelik; gündelik hayatın devamı için gerekli eğitimin verilmesiydi.  Osmanlıdan kalma yerleşmiş kültürün ve geleneksel yapının aşılması ancak köyün kendi içinde yetiştirdiği o yörenin insanlarınca sağlanabilirdi.
Artık yapılması gereken halkın güveneceği iyi eğitimli öğretmenler yetiştirmekti.
Dönemin bakanı Hasan Ali Yücel ve eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’un çalışmalarıyla Köy Enstitüleri kurulmuş oldu.
Köy Enstitüleri, 1940 yılında yasal olarak faaliyete geçse de ilk Köy Enstitüsü 1937 yılında Eskişehir’ de kurulan Çifteler Köy Enstitüsüydü.  Yasanın çıkmasıyla birlikte ülke genelinde birbiri arkasına köy enstitüleri kurulmaya başladı.
Her enstitü kurulu bulunduğu köyün yaşam tarzına uygun eğitim ve öğretimde bulunacaktı. Böylelikle bir taraftan eğitimin neferi öğretmenler yetiştirilecek, bir taraftan da köy insanı, Cumhuriyete, laiklik ve çağdaşlığa uygun bir yaşama kazandırılacaktı.
Tarım ve hayvancılıkla ilgili birçok dersin yanı sıra, yol ve köprü yapımı, duvar ve sıvacılık, fen ve sosyal bilimler, matematik dersleri, toplum biliminden ruh bilimine, resim ve beden eğitimi, kız öğrenciler için biçki dikiş, halı dokuma gibi ek derslerden, ulusal oyunlara kadar geniş bir eğitim öğretim portföyü bulunuyor, her öğrencinin mutlak bir müzik aleti çalması gerekiyordu.
Zaman ilerledikçe Köy Enstitüleri, eğitimin dışında yıpratma hareketlerine karşı da mücadele vermeye başladı.  Toprak ağaları köy insanını enstitülere karşı kışkırtıyor, gerici siyasetçi ve eğitimciler gün geçtikçe artan karalamalarla enstitüleri hedef gösteriyordu.
Cumhuriyet ve laiklik karşıtı din istismarcıları Enstitülerin, yüzyıllardır süregelen inançlara, dönemin Türk aile yapısına ve ahlak aykırı olduğu konusunda fetvalar veriyor, zaten sayıları çok az olan kız öğrencilerden dolayı yapılan karma eğitimi örnek gösteriyorlardı. Artık  “Din Elden Gidiyordu!”
             Köy Enstitüleri bütçesinin yetersiz olmasından kaynaklanan,  öğrencilerin eğitimin dışında yapı ve onarım gibi farklı işlerinde çalışması, okul kitaplarında yabancı düşünürlere ait çevirilere yer verilmesi, o yıllar dünyada esen Sovyet rejimini ve komünistliği çağrıştırdığı söyleniyordu.  Genel yönetimin başında solcu ve marksizmi savunan eğitimci ve yazarların olması, gerekçe gösteriliyordu. Bütün bu yıpratma çalışmaları karşısında Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç ısrarla mücadelelerini sürdürmüşlerdi.
Türkiye’nin gerçekleri… Ve, bu gerçekler karşısında bilimin ışığıyla aydınlanacak, laik, yurtsever, geleceğini kaderine teslim etmeyen, yaratıcı bir nesil yetiştirmek. İki farklı sentezi birleştiren köprü vazifesi görmüştü Köy Enstitüleri. Tahmin edilenin çok üstünde bir başarı göstermiş, yurdun dört bir tarafında tam anlamıyla aydınlar yetiştirmişti.
Köy Enstitüleri tüm çabalara rağmen 1957 yılında kapatıldı. Dejenere olmuş bir toplumdan, irfan sahibi öğretmenler yetiştirilmişti.  Bugün o mezunların büyük çoğunluğu sivil toplum örgütleri bünyesinde toplanarak anılarını canlı tutmaya çalışıyor. Köy Enstitülerinin büyük çabayla zedelemeye çalışılması ve kapatılışı ise anıları içinde yüreklerini sızlatan birer ayrıntıdan ibaret.




11 Nisan 2021

EDEBİYAT VE DİRENİŞ

Edebiyattaki direnişi kişisel direnişle bağdaştırmışımdır her zaman. Bunun sebebi edebiyatın ne olup ne olmadığı ile yakından alakalı aslında. Birçoklarının gözünde edebiyat bir bilimdir. Birçok kişi de edebiyata sanat gözüyle bakar. Edebiyatı neden sanatla ya da bilimle aynı kefede değerlendirdiklerine bir türlü anlam verememişimdir. Edebiyat o kadar kısır mı kaldı? Bilimin birçok dalı birbirinden beslenir. Öyle de olmak zorunda. Sosyal bilimlerle ilgili bir yazının içenden mutlaka antropolojinin ya da psikolojinin rüzgârı esip geçer. Tek başına değerlendirilemez. Hep bir tarafı eksik kalır çünkü. Hele konu insan olunca. Deniz deryadır bilimin her dalı. Sanatta aynı şekil de. İnsanda var olur. İnsan da yaşar. Fakat edebiyat farklı. İnsan da yaşamaz, şekillenmez de. İnsan, edebiyatta var olur, şekillenir. Gerektiğinde bilimi, sanatı yücelten de edebiyattır. Edebiyat eşittir şu ya da bu diyemeyiz. Edebiyat eşittir sonsuzluk. Edebiyat eşittir varoluştur. İçinde hiçbir sanat ya da bilim barınmaz. Hepsi gelip geçici misafirdir edebiyatta. Öyle yücedir ki kalemler. Bir kelime ya da bir cümle ile savurur, yer ile gök arasında, kendini esir etmek isteyenleri. Bağımsızdır edebiyat. Hürriyeti kısıtlansın istemez. Kimi zaman bir şiirin mısralarında haykırır asi, pervasız, kimi zaman bir roman karakterinde canlanır, sahi sanırsınız okurken, adı özgürlüktür, Edebiyatın özgürlüğü. Her kılıfa girer, her kişiliğe bürünür kalemin ucunda. Teknolojiye de yenik düşmez hiçbir zaman. Klavyenin tuşları hâkim olsa da yazınıza. Kalem bir başka ifade eder edebiyatı. İçinde geçmiş saklıdır çünkü. Geleceği aydınlatan meşale onun ucunda alevlenmeye başlar. Ondandır en büyük direnişler, edebiyatta yaşanır. Ölümsüzleşir. Büyük bir tehlikedir edebiyat. Direnişten önce cesaret ister. Yılgınlık sevmez. Pes etmekten hoşlanmaz. Yazdığı kitaplardan ve düşünce suçundan hapis yatanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Orhan Kemal’i, Nazım Hikmet’i, Duygu Asena’yı okumuş sevmiş insanlarız. Perihan Maden’in yazdığı yazılar sebebiyle mahkeme yollarını aşındırıp, kimi kesimlerden aldığı tepkiler epeyce başını ağrıtmıştır, sanırım. Sadece ülkemizde değil dünya edebiyatında da var gerçek direniş örnekleri; “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” adlı romanıyla tanınan ünlü yazar Milan Kundera, bir Çek Gazetesi tarafından “komünist ihbarcı” olarak suçladığında haber dünya basınına bomba gibi düşmüştü. Kundera iddiaları reddetse de gazete ısrarını sürdürüp elindeki verilerin hükümet tarafından da kanıtlandığını söylediğinde 4’ü Nobel ödüllü 11 yazar gazeteyi protesto etmişti. Edebiyatta direniş dendiğinde kaderci yaklaşmadan da edemiyorum aslında. Adalet Ağaoğlu, “Başka Karşılaşmalar” kitabının bir yerin de şöyle yazıyor; “Bazen de mutlu rastlantılar vardır. Bir hapishanenin dört duvarı arasında Balaban, Nazım Hikmet’le birlikte bulunmasaydı acaba bu günkü ressam Balaban olur muydu? Orhan Kemal, hem Nazım Hikmetle hem de Kemal Tahir’le kapalı duvarlar gerisinde bir “tutukluluğu” yaşamasaydı yazmayı sürdürür, geliştirir miydi?” Direnişin getirisi her ne kadar yazarın yüreğinde açık yaralar bıraksa da yaşamında farklı denizlere yelken açıyor. Hem de izlediği yoldan, inandığı ideolojiden asla vazgeçmeden. Çünkü kalemler öyle bir sahip çıkıyor ki onu tutan ele. Hiçbir güç yıldıramıyor bu kara sevdayı. Bu sene en son ziyaret ettiğim fuar, 5. Ankara Kitap fuarıydı. 10 yıl aradan sonra ilk kez gitmiştim Ankara’ya. Fuar da ilk uğradığım Cumhuriyet yayınlarının standı oldu. Girişte büyükçe bir yere hazırlanmıştı. Önünde en uzun süre kaldığım ve kitaplarını incelediğim stant da burasıydı. Tezgâh siyaha boyanmıştı, sanki. İçim burkuldu. Tuncay ÖZKAN ve Mustafa BALBAY’ın kitapları doldurmuştu tezgâhı. Son çıkan kitapların kapaklarında siyah renk ağırlıklı olarak kullanılmıştı. Yaşadıkları onca haksızlığa ve zulme karşılık siyah o kadar asil duruyordu ki, sanki zafer çığlıkları atıyorlardı tüm kitap arasında. Tek tek dokundum kitaplara. Alıp birer birer inceledim. Her iki kitapta da yaşadıkları haksızlıkları, ağır şartları anlatmıştı Mustafa BALBAY. Birinde anlattığı Zulümhane’yi, diğer kitabında muzip bir yaklaşımla dizelere dökmüş, dedikleri gibi ‘acıyı bal’ eylemişti. İşte bu yüzden, Direniş kelimesi bana gücü ifade ediyor. İnatlaşmayı, mücadeleyi, zıtlaşmayı ifade ediyor. Hatta kişideki özgüveninin farklı bir yöntemle dışa vurumu diyebilirim. Direnişin, sevgiden alacağı vardır her zaman. Bir ideoloji, bir hedef ya da bir yol uğruna verilen savaşın sebebi sevgiden başka ne olabilir. Hele bu yol edebiyattan geçiyor, çıkmaz bir sokak da tek vücut oluyorsa. Ve, öyle direnişleri görmüştür ki bu dünya; uğruna kalemler kırılmıştır duruşma salonlarında. Ve direniş, kimi zaman, demir parmaklıkların ardında devam etmiştir/etmektedir. Zaman durmuştur bir sabah vakit. Arabanın kontak anahtarında son bulurken edebiyat, geriye şarapnel parçaları ve bir kalem kalmıştır. O güzel şarkıdaki gibi.... Bütün hepsini içine sindirmiştir edebiyat. Tüm acılarını gömmüştür yüreğine, ağlayan yavrusunu bağrına basar gibi. Tüm acıların, direnişlerin sonuna bir soru işareti koyup, belki de olması gereken budur diyorum. Yazarı yazar yapan “taraf” olmasıdır. Çizgisini belirlemesi, tuttuğu köşeyi sahiplenmesidir. Kim bilir… Belki de yıllar sonra bu direniş, yeni bir edebi akım olarak geçecektir Türk Edebiyat tarihine. Kim bilir… Belki bir gün. Mayıs-2011 YAYINLANDIĞI YER: KUM DERGİSİ -SAYI:62/2011